21 Mayıs 2008 Çarşamba

Kent Üzerine Söyleşi ve Gösteri

25 Nisan 2007’de Zonguldak Atatürk Kültür Merkezi’nde (AKM) ZOKEV Etkinliği olarak “Kent Söyleşisi/Gösterisi” düzenlemiştim. İki kere gittiğim ve toplam üç buçuk ay kaldığım Kanada’nın Montréal, Toronto, Hamilton, Niagara, Port Dover gibi şehirlerinde çektiğim fotoğraflarla Zonguldak fotoğraflarını göstererek, izleyenlerin kafasında “bir kent nasıl olmalı?” sorusunu uyandırmaya çalışmıştım. Çünkü aydınlanmanın da felsefenin de temelinde soru sormak, ancak doğru soruyu sormak yatar.

Şimdi aynı söyleşiyi, içine Çaycuma fotoğrafları katılmış olarak Çaycuma’da yapacağım. Organizasyonu TMMOB Mimarlar Odası Çaycuma İlçe Temsilciliği üstlendi. Aynı zamanda “Herkese Sağlık, Güvenli Gelecek Çaycuma Platfomu” da destekliyor. Düzenleme için Mimar Fuat Kalaycı ve Eğitim-Sen Çaycuma Temsilcisi Öğretmen İsmet Akyol dostlarıma teşekkür ediyorum.

26 Mayıs 2008, Pazartesi günü saat 20:00’de Çaycuma Ticaret ve Sanayi Odası Salonu’nda yapılacak söyleşiye, öncelikle geleceğin belediye başkanları ve dün bayramlarını kutlayan gençleri ve tüm okurlarımı davet ediyorum.


"Halkın Sesi"nde 20 Mayıs 2008'de yayınlandı.

Zonguldak’ta Yeni Termik Santrallar

Geçen hafta İstanbul’da Uluslararası Yapıda Tesisat Bilimi ve Teknolojisi Sempozyumu yapıldı. Orada bildiri sunmaya gitmiştim. Ardından Ankara’da Makine Mühendisleri Odası Danışmanlar Kurulu Toplantısına delege olarak katıldım. Her iki toplantıda Türkiye ve Dünyanın karşı karşıya bulunduğu enerji sorunu tartışıldı.

Önümüzdeki hafta başında (26-27-28 Mayıs 2008) Zonguldak’ta Kömür Kongresi yapılacak. Üç gün boyunca ilgili bilim insanları ve uygulamacılar sektördeki yenilikleri, araştırma sonuçlarını ve sorunları tartışacak.

Kongrenin ikinci günü, (27 Mayıs Salı) öğleden sonra Makine Mühendisleri Odası Enerji Çalışma Grubu Başkanı Oğuz Türkyılmaz’ın yöneteceği "Enerji Yatırımları İçinde Kömürün Yeri ve Batı Karadeniz Bölgesinin Önemi" paneli yapılacak. Panele konuşmacı olarak katılacaklar şöyle: Fazlı Erdoğan (AKP Zonguldak Milletvekili), Ali Koçal (CHP Zonguldak Milletvekili), TES-İŞ Temsilcisi (Türkiye Enerji, Su ve Gaz İşçileri Sendikası), Mehmet Torun (TMMOB – Maden Müh.Odası Başkanı), Necdet Pamir (DEK Türk Milli Komitesi Yön.Kur. Üyesi), Ahmet Kavas (Elektrik Üreticileri Derneği Yöneticisi), Yusuf Aydın (Yerli Kömür Üreticileri adına)

Aynı günün sabahı Zonguldak Enerji Profili (Caner Özdemir) ve Zonguldak Termik Santral Projeleri (Haluk Direskeneli) konulu sunumlar da yapılacak.

Türkiye’de ciddi bir işsizlik sorunu varken, Kdz. Ereğli’den Cide’ye kadar yeraltında kömür yatıyorken bu sahiller ithal kömüre dayalı termik elektrik santralleri ile doldurulmak isteniyor. Santralı kuranlar yabancı, malzeme yabancı, kömür yabancı… Bizlere amelelik yapmak, külüne, tozuna ve kirli havasına katlanmak kalacak gibi…

Yıllarca iktidarlar tarafından “siyaset yapıyorlar” diye halkın gözünde itibarı sarsılmaya çalışılan Maden Mühendisleri Odası, Makine Mühendisleri Odası gibi odalar ve onların üst kuruluşu olan Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’nin (TMMOB) bilinçli ve ısrarlı muhalefeti olmasa Türkiye tam bir sömürge olmaya daha yakın olacak. Ülke çıkarlarını korumak siyaset yapmak oluyorsa tabii ki yapılacaktır. Karşı çıkanlar “ülkeyi satmak ne oluyor?” onun cevabını versinler.
Tek yönlü yayınlar ile ‘beyinleri kirlenen’ vatandaşlarımız; meslek alanları ile ilgili ülke çıkarlarını korumak dışında hiçbir amaç gütmeyen bu odalara destek vermek yerine, siyaseti kendi kaplarını doldurmak için yapanlara kulak verirse amelelikten kurtulamayacakları gibi ‘ciğerleri de kirlenecektir’.

"Halkın Sesi"nde 20 Mayıs 2008'de yayınlandı.

19 Mayıs 2008 Pazartesi

Dost Kazanmak için Ticaret Yapmak


Ocak ayında kaba inşaat halinde bir daire almıştık. İçini yaptırmak için işçi ve malzeme peşinde koşma düşüncesi uykumu kaçırıyordu. Bir arkadaşın tavsiyesi üzerine fayans vs. bakmak için eşimle Çaycuma’ya gitmiştik. Geçerken Çaycuma Küçük Sanayi Sitesi’nde otomobilimizin yetkili servisi olan arkadaşım Semih’e uğradım. Durumu anlattığımda O da bizi Satılmış ve Yaşar Gedik kardeşlere yöneltti.

İstasyon’daki dükkânlarına vardığımızda ilk dikkatimizi çeken dükkânın bir köşesindeki kanun oldu. Biraz sohbetten sonra anahtar teslimi anlaşmaya vardık. Yaptıkları işler ve iş hacimleri konusunda hiçbir bilgimiz yoktu. Ancak iki kardeşin de Çaycuma Musiki Derneği’nde Sanat Müziği icra ediyor olduğunu öğrenmek ve ortak dostların varlığını görmek bize güven vermişti. Yaşar beyle daha önce Hamit Kalyoncu hocamızın Çaycuma’daki söyleşisi ve iki yeni kitabını imzaladığı günün ardından yemekte tanıştığımızı hatırladık.

Dönüp eve geldiğimizde, iki kardeşin birden söylediği “biz mal satmak için değil dost kazanmak için ticaret yapıyoruz” cümlesinin eşimin de benim de dikkatimi çekmiş olduğunu farkettik (Darısı olmasa da yarısı Zonguldak merkezde ticaret yapanların başına olsun). Bu sözün laf olsun diye söylenmediğine daha sonra bizzat tanık olduk. İnşaat işi birkaç günlük kar yağışı muhalefetine rağmen söylenen tarihte bitirildi. Biz de bankaya kredi borcu ile beraber kira vermekten kurtularak evimize taşındık.

Dost kazanmak için ticaret yapan bu iki işadamı kardeş, geçen hafta başında konserlerinin davetiyesini gönderdiler. Eşim drama semineri için Bolu’da olduğundan 10 Mayıs Cumartesi günü yapılan konsere yalnız gittim.

Lisede Fizik dersimize giren sevgili öğretmenim Fikret Kilit, Semih Çakır, Fuat Kalaycı dostlarım eşleriyle dinleyiciler arasındaydılar. OYKA’da enerji mühendisi olarak çalışan ve aynı zamanda bizim bölümde yüksek lisans eğitimi alan Fatih Özkütük ve eşi de Perşembe’den (Hacıkadı) gelmişler.

Koroda, işadamı, doktor, öğretmen, diş hekimi gibi meslek insanları yanında emekliler de bulunuyordu. Çaycuma gibi 13-14 bin nüfuslu bir ilçede on bayan, sekiz baydan oluşan böyle bir koronun 11. kez böyle bir konser düzenlemesi her türlü övgüye değer. Saz heyetinde dördü TRT’den konuk, beşi Çaycuma’dan olmak üzere dokuz saz sanatçısı vardı. Şef Mehmet Yiğit ve sunucu Beyhan Babacan ile amatör ruhla fakat profesyonelce bir konser sunuldu.

İzleyici olarak gelenler de özel bir geceye geldiklerinin farkında olarak son derece şık idiler. Giyim-kuşam, makyaj ve kuaförden çıktığı belli saçları ile belli bir kent kültürüne sahip olduklarını kanıtlıyorlardı. Konsere eşiyle birlikte katılan CHP Zonguldak Milletvekili Ali İhsan Köktürk’e bir merhaba demek için yanına gittiğimde ayaküstü sohbetimizden ‘Ankara’daki hava durumunu’ öğrenmiş oldum. Buralarda havalar mevsim normallerinde olsa da Ankara’da Türkiye normallerinde değil gibi…

Satılmış Gedik hem ud çaldı, hem “Gönlümün Şarkısını Gözlerinde Okurum” şarkısını solo söyledi. Yaşar Gedik ritm sazda, sazla da dostluğunu gösterdi.

Çaycuma’ya giderken yolda biraz caz biraz da klasik müzik dinlemiştim. Çaycuma’da 23 güzel eserden oluşan; korosu, soloları ve saz heyetiyle çok güzel icra edilen sanat müziği ziyafetine konuk oldum… Dönüş yolunda önce konserde yaptığım kayıttan şarkılar, sonra da Tolga Çandar’dan türküler dinledim. Tolga Çandar, sözün bittiği yer burasıdır dercesine “Sesin bir fesleğen olup kokardı / Ben bu yüzden hep türküler yakardım” diyordu bir türkünün ilk mısra’ında... Şarkılar, türküler derken ben duygu seline kapılıp gidiyorum, Zonguldak’a girerken.
Müzik sarhoşu olmuş halde gece yarısı eve vardığımda, müzik sarhoşlarına trafikte ceza yazılmadığını fark ettim. Eşim de Bolu’dan dönmüştü. Beraberce konserde çektiğim fotoğraf ve videolara baktık. Bu kayıtları Çaycuma Musiki Derneği arşivinde bulunması için bir DVDye kaydedip vereceğim. Ben de dostluğumu bir şekilde göstermeliyim… Belki gelecek konsere ‘özel fotoğrafçı’ olarak davet edilirim. Yine bir keresinde Yaşar beyin söylediği “Düşünüyorum da, müzikle uğraşmasaymışım, ne yavan hayatım olurmuş. O zaman kendimi bu hayatı boşa yaşamış gibi hissederdim…“ cümlesi aklıma geliyor ve düşünüyorum: Ben de yazmadan, fotoğraf çekmeden, her gün yeni bir şeyler öğrenmeden nasıl yaşardım bilmiyorum. Hastalık bizimkisi… Dost kazanma hastalığı... Kimimiz ticaret yaparak, kimimiz öğretmenlik yaparak, kimimiz hasta bakarak, kimimiz üniversitede ve kimimiz evinde torun bakarak… Hayat işte böyle geçip gidiyor…

Teşekkürler Satılmış Gedik ve Yaşar Gedik. Teşekkürler Çaycuma’nın aydınlık insanları. Umut verdiniz.
(13 Mayıs 2008'de, Zonguldak'ta çıkan "Halkın Sesi" Gazetesinde yayınlanmıştır.)

7 Mayıs 2008 Çarşamba

AKP’yi Tebrik Ediyorum…

Fransa ve İtalya’yı protesto ettiğimiz günleri hatırlayan vardır. Bir ülkenin vatandaşları başka bir ülkeyi protesto ederken genellikle bayrağını yerlerde çiğner ya da yakarlar. Bizim bazı vatandaşlarımız da öyle yapmıştı. Bayrağı çiğnemek o kadar önemli mi? Önemli. Niçin? Çünkü o bir simge. Simgeler önemli mi? Çok önemli. Hemen her Holivud filminde sahnelerin arka planında, konudan alakasız ve uzak bir ABD bayrağı dalgalanır durur. Çünkü o bir simgedir.

Örneğin bazı markalar da simge olmuştur. Bir ülkeye Coca Cola girdiyse orası iflah olmaz diyenler vardır. Coca Cola’nın kendisi önemli değildir. Önemli olan simgenin taşıdığı anlamdır; “Simgelerin Gücü Adına!”. Kolalı içecekler bir anlamda paranın ve ABD’in simgesi olmuştur .

Paranın simgesi var da emeğin, alın terinin simgesi yok mu? O da var: Orak-çekiç. Biri fabrika işçisini, öteki tarım emekçisini temsil eder.

Tarih bir anlamda simgelerin çatışmasından ibarettir. Buna emek-sermaye çelişkisi (çatışması) diyenler de vardır. Yöneten-yönetilen, işçi-patron hep birbiriyle çelişki (çatışma) içindedir. Bunu illa kavga-gürültü anlamında düşünmeyin. Örneğin işçi zam ister, patron vermek istemez. Çelişki ya da çatışmadan anlaşılması gereken budur. Yani çıkarların çatışması… Toplu sözleşme ve pazarlık sistemi öyle ortaya çıkmıştır. İki taraf uygun bir noktada yani ortak çıkarlarda anlaşırlar ve fiziki çatışma önlenmiş olur.

Ölenin mezarını ziyaret etmek bir simgedir. Neyin simgesi? Onu hala andığımızın, hala sevip saydığımızın simgesidir. Ölenin bundan haberi olmasa da sırf mezar ziyareti için yüzlerce kilometre yol gitmez mi vatandaşlarımız... Örneğin Zonguldak’tan kalkıp Trabzon’a cenazeye, bayramda mezarını ziyarete gitmez mi? Gider. Oradaki mezarda yatanı burada ansa olmaz mı? O da olur. Ancak yerinde anmak daha anlamlı kabul edilir.

1 Mayıs 1977’de Taksim’de 37 işçi ölmüştü. Hayır. Ölmemiş, öldürülmüştü. Kim öldürdü? Bulunamadı!

Alın teriyle geçinen insanların, o güne kadar en geniş katılımla, 500 binden fazla kişiyle yaptığı emekçi bayramıydı 1 Mayıs 1977. Emeğiyle geçinen insanların sistemi değiştirme gücüne sahip olduğunu hissettikleri bir dönüm noktasıydı… Dolayısıyla yerli ve yabancı patronlar için kesinlikle kırılması gereken bir bilinç düzeyi vardı. O, “birlikten kuvvet doğar” bilinci, “patrona karşı ancak birlikte olunursa insanca yaşam için yeterli ücret alınabileceği” bilinci zorla yok edildi. Araç olarak arkeri darbe ve dindarlaştırma dahil her şey kullanıldı.

O günden beri işçiler, bayramlarını kutlamak ve orada öldürülen arkadaşlarını anmak için Taksim’e çıkmak istediklerinde, sermayenin bekçileri karşılarına dikiliyor ve “Çıkamazsınız” diyor. Aynı bilincin ortaya çıkmasından ürkülüyor.

Her yılbaşı gecesinde, bazı maçların sonunda mahşer yerine dönüşen Taksim alanı, sıra işçilere gelince kapalı. Niçin? Çünkü Taksim bir simgedir. İşçi sınıfının gücünün simgesi... Bu simgeyi görmek bazılarının uykusunu kaçırıyor olmalı ki, meydanı savaş alanına çevirme pahasına da olsa izin vermiyorlar. Türkiye’de bugün işçi sınıfının bazı lider (bozuntuları) için dahi bu durum anlaşılmış değildir. Belki anlaşılmıştır da işçi sınıfı adına pazarlık etmek yerine, kendileri için pazarlıkta istediklerini almışlardır.

1 Mayıs’ta Taksim Alanında olmak bir simgedir. Yapılabilseydi emekçiler kazanmış olacaktı.
Yaptırılmazsa sermaye sınıfı kazanmış olurdu. Şimdi kim kazandı? Bu sorunun cevabını önce, eski GİMA’da (şimdi bilmem ne-sa’da), günde 10 saat, ayda 26 gün ve toplam 250 YTL ücretle çalışanlar, çalıştıranlar ve çalıştırmaya göz yumanlar versinler.

Fakir-fukara, garip-guraba edebiyatıyla iktidar olup, yerli ve yabancı sermayenin tüm isteklerini yerine getiren AKP, işçileri Taksim’e çıkarmayarak bugün için sermayenin egemenliğini ispat etmiştir. “AKP’yi tebrik ediyorum…” diyemem. Çünkü ben de ücretli bir emekçiyim. Ancak sahipleri onların başını okşayacaktır.


6 Mayıs 2008'de, Zonguldak'ta çıkan "Halkın Sesi" Gazetesinde yayınlanmıştır.

30 Nisan 2008 Çarşamba

Ankara Ekin Tiyatrosu Zonguldak'ta "Midas'ın Kördüğümü"nü sergiledi.
Olağanüstü oyunculuk, olağanüstü metin, olağanüstü bir yönetim.
Zonguldak! Her zamanki Zonguldak.
... vee... Anladım ki! Bu düğüm kolay çözülecek gibi değil.
Temsil Tarihi: 28 Nisan 2008

Zonguldak Valisi Denizli’ye atanmış

Dün Başbakan Denizli’de halka hitaben konuşuyordu. Dinleyenler arasında öğretmen varsa sürgüne hazır olsun.

(Halkın Sesi, Zonguldak, 29 Nisan 2008)

Daha geniş metin için:
http://zonguldakbilgi.com/index.php?option=com_content&task=view&id=1150&Itemid=62
Adalet Mülkün Temeli mi?

Derin bilgi ve görgüsüne hep saygı duyduğum bacanağım anlatmıştı: Avukatlık stajı yapan birisiyle bir yolculukta otobüste yan yana düşmüşler. Ona sormuş: Adliye kapılarında “Adalet Mülkün Temelidir” yazıyor. “Bu ne demektir” diye. Bilmediğinden değil, merakından… Stajyer avukat özetle, “adalet olmazsa malına sahip çıkamazsın” gibisinden cevap vermiş. Bunu anlatırken bacanağımın üzüntüsü yüzünden okunuyordu.

“Adalet Mülkün Temelidir”, anlamını stajyer avukatın dahi bilmediği bir tümce ise o ülkede adaletten söz etmek kolay olmasa gerek. Parti adına o kelimeyi koyarak adaletli de olunmaz.

Televizyonlarda sabah akşam “kim, kimi, kimle aldatmış”ın ötesine geçmeyen, “falancayla sabah çayı, bilmem kimle ikindi kahvesi” türünden rezil programları kaldırıp bu çağın en önemli eğitim aygıtı olabilecek tv’ler eliyle ülkede eğitim seferberliği başlatılmalıdır. Tv’de program kapatmanın demokrasiye karşı gibi gösterilmesi ya da mevcut programların “halk böyle istiyor” zırvalarıyla maruz gösterilmesi, uyutma politikalarının doğal uzantılarıdır. Ancak bunu uluslararası sermayenin yerli işbirlikçilerinden beklemek anlamsız olur. Bu çağda Atatürk gibi devrimci bir lider beklemeye de gerek yoktur. O, üzerine düşeni 1920’lerde fazlasıyla yapmış zaten. Sıra bugünün devrimcilerindedir.

* * *

Zonguldak-Kozlu sahil yolu hemen her gün yarış pisti gibi kullanılır. Orada kurala uygun olarak 50 km hızla araba kullanırsanız, arkanızdaki sürücü tarafından sürekli taciz edilir, hatta ‘kurala uymakta ısrar ederseniz(!)’ dayak bile yersiniz. Kaza yapma riskiniz de cabası...

Geçenlerde, araba kullanmaya yeni başlayan bir bayan iş arkadaşıma, o yolda 60 km hızla araba kullandığı için 110 YTL ceza kesilmiş. Arkadaşım çok öfkeliydi. Aslında kural ihlal edildiyse ceza koşulları oluşmuş demektir. Peki öfke niye?

Öfke, kuralın adil olarak uygulanmayışına… Her gün kurallara uyduğunuz için rahatsız edilirken yanınızda göremediğiniz trafik polisleri sadece ceza kesmek için gelirse insanın gerçekten morali bozulabiliyor. Üstelik trafik polisinin aracı yaya kaldırımını tamamen kapatmış durumda…

Hem yaya hem sürücü olarak defalarca kırmızı ışıkta geçen sürücü gördüm. ‘Tüm riski göze alarak!’ uyardıklarım da oldu. Genellikle ya duymazdan geliyorlar ya ters bir cevap veriyorlar. Öyle bir durumda destek veren bir tek kişi dahi çıkmıyor (Sindirilmiş toplum). Otogar kavşağındaki trafik akışı birkaç gün gizli kamera ile izlense. Bakın bakalım İncivez’den şehre giden dolmuşlardan ışığa uyan çıkacak mı? Hatta resmi plakalı araçların kaçı kurallara uyacak!

* * *
Emile Zola “Adalet gerçekten, mutluluk adaletten doğar” demiş. Bu ülkenin insanları, eğitimsizlikten kaynaklandığını düşündüğüm iç dünyalarındaki boşluğu doldurmak istercesine bir oraya, bir buraya saldırıyor. Hız yapıyor, yüksek sesle müzik dinliyor, sataşıyor… Hedefsiz, huzursuz, keyifsiz insanlar topluluğu… Adaletsizliğin kanıksandığı, adamına göre, yerine göre, duruma göre davranışın içselleştirildiği mutsuz insanlar ülkesi… Yönetim anlayışı tepeden tırnağa değişmedikçe, gerçek anlamda “adalet mülkün temeli” yani “idarenin”, yani “yönetimin temeli” olmadıkça, bu ülkede suların durulması çok zor. Hatta imkansız. Uygar topluma yakışır adaletli yönetim; insanlara eşit davranan, karşı görüşlere saygı duyan, açığını çıkaranı sürgün etmeyen yöneticilerle olur. Dolayısıyla böyle yöneticiler tarafından yönetilmek isteyen toplumdaki bireylerin de aynı özelliklere sahip olması gerekir. Yoksa “böyle başa böyle tarak” lafı çıkar mıydı? Eğitim, dağların, tepelerin yüksekliğini, ırmakların uzunluğunu öğretmek için değil uygar bireyler yetiştirmek için olmalıdır. Yönetenler bunu yapmıyorsa, yönetilenler vekillerinden bunun hesabını sormalıdır. Tabii ki “bunu seçimler yoluyla yapmalılar” diyelim de “halkı isyana teşvik”ten gitmeyelim…

(Halkın Sesi'nde yayınlandı. Zonguldak, 29 Nisan 2008)

26 Nisan 2008 Cumartesi

... bir bahar günüydü, hava serindi...

... bir bahar günüydü, hava serindi...



Bugün (26 Nisan 2008) Orman Bölge Müdürlüğü'nün yanından şehir merkezine doğru yürüdüm. Daha önce de çektiğim ve her seferinde hoşlandığım bir kesitin fotoğrafını paylaşmak istedim. TTK Genel Müdürlüğü'nü aşağıya doğru geçip Adliye ile Polis Lojmanlarının arasından mendireğe doğru bakarsanız fotoğraftaki manzarayı görürsünüz. Tabii ki gözünüz binalar dahil herşeyi görür. Fotoğrafta ise görünmesini istemediğiniz yerleri kadraj dışında bırakabilirsiniz. Bunun için uzun odaklı zoom (dar açı) kullanınca da mendireğin boyu olduğundan kısa gibi görünüyor. Bu fotoğrafta küçültme vardır ancak kenarlardan kırpma işlemi yoktur.

Fotoğraf çekerken o dik yokuşa rağmen yanımda bir otomobil durdu. Camını açtı ve aramızda bir-iki cümlelik sohbet gerçekleşti:

- Polis misiniz? 
- Hayır. 
- Gazeteci misiniz?
- ... (Soruları bitireceğini düşünerek) Sayılır.

Adam gülümseyerek gaza bastı gitti. Plakasını almayı düşünmedim bile. O kadar alışmıştım ki böyle sorulara ve bazen engel olmalara... Ne de olsa "Burası Türkiye"ydi...

Fotoğrafı beğenmeniz dileğiyle...

(Bu sitenin saatini Türkiye saati olarak ayarlamama karşın niye 10 saatlik fark var anlayamadım. Şu an saat 22.59. Sitede ise 12:59 görünüyor.)


Demokrasi Nedir?

http://www.youtube.com/watch?v=VepV4Ac_rNM&feature=related

Video kayını izleyiniz lütfen.

Katılıyorsanız, belki kendiniz kazanıyorsunuzdur ancak binlerce yıl insanları korku içinde yaşatan ve bundan sonra da öyle yaşatmak isteyen dogmatik düşünceye destek veriyorsunuz demektir. Dolayısıyla insanlığın özgürce, korkusuzca yaşama imkanını kaybettiriyorsunuz.

Söylenenlere katılmıyorsanız siz insanlık üzerinize düşeni yapmışınız demektir.

Haydi (Sürgün Yemeden) Siyasete!


Fatih Çekirge’nin, dün www.hurriyet.com.tr sitesinde yayınlanan yazısından alıntı yaparak başlayalım:

TURİZM Bakanı Ertuğrul Günay’a sordum:


- Masmavi denizi molozla doldurduğu için bir şirkete turizm ödülü verilmesi görülmüş müdür?


Günay da öfkeli:

- Böyle rezalet olur mu? Hiçbir şekilde kabul edemiyorum. Soruşturma açtırttım...


- Peki Vali Bey’e sordunuz mu? Bu şirkete nasıl ödül vermişler.


- Sordum, kaymakam kendi aklından böyle bir karar vermiş..


Evet işte böyle... Alay eder gibi değil mi? Mehmet Nazif Günal’a ait bir şirket denizi dolduruyor. Ceza kesiliyor. Ama üç gün sonra Muğla Valiliği, o şirkete ibreti alem için turizm ödülü veriyor... Bakan kızgın. Vali kızgın. Kaymakam kızgın. Ödülü veren turizm müdürü kızgın. Ama ödül tamam. İşte böyle... Dünyanın en güzel koyları "beton kafalı"ların elinde ölüyor...

* * *

Bir Türkiye klasiği! Kimse itiraz etmeseydi ödül veren de alan da böbürlenecekti. Şimdi herkes suçu başkasına atıyor.

Çaycuma’da öğretmen Mevlüt Kırnapçı’nın ortaya çıkardığı usulsüzlük nedeniyle Çaycuma-Bartın duble yolunu yapan firma devlete ceza ödemek zorunda kalmış. “Firmaya, usulsüz olarak killi toprağı yolun altına sermesi için izin veren kim?”
Soru sormayın. Yoksa Muğla’da olduğu gibi herkesi kızdırırsınız.
Peki yetki sahibi kızınca ne yapar? Sürgün eder!
O kadar kolay mı. Bir parti mitingine katılmış olman yeter.
Peki Başbakan kime çağrı yapıyor “Haydi Siyasete” diye.
Öğretmenlere olmadığı belli.

Yine bir Türkiye klasiği!


Siyaset yalnız pazarcı esnafının, tüccarın, müteahhit ve serbest meslek sahiplerinin elinde olmalı. Okumuş-yazmış diplomalı devlet çalışanları siyasetten uzak tutulmalı! Tutulmalı ki, ince hesaplar bozulmasın.

Evet! Biz sıradan insanlar ancak ‘küçük hesaplar’dan anlarız. Bizim ne imar izni almak için arsamız, ne kat izni almak için binamız, ne milyon dolarlık inşaatlar yapan firmamız var. Bu hesaplar bizim için ‘büyük hesaplar’.

Ne diyordu ‘hesap adamı’ Demirel: “Keser döner sap döner, gün olur hesap döner”.

Kes bir döner yağlı olsun!

* * *

Zonguldak kentinin simgesi Uzunmehmet anıtının dibine beş yıldızlı otel dikiliyor. Deniz de dolduruluyor. Tamam! Orası denize girilen bir yer değil. Ancak kültür varlığı bir simgenin önü kapatılıyor. Oraya yapılmasına karşı görüş bildirenlere yanıt Vali’den gelmişti: “Zonguldak’a otel kazandırmak mı iyi, basit hesaplarla engel olmak mı?” (Yeni Adım, 30 Aralık 2006)

Peki! Bu anıtın yanı dışında, herkesi memnun edecek başka yer bulunamaz mıydı? Kentte yaşayanların görüşü alındı mı bu konuda… Alınmadıysa “Yerel Gündem 21”, “Kent Konseyi” gibi yasa ile oluşturulmuş yapılar niçin var?

Neyse birilerini kızdırmayalım. Yoksa yöneticileri sürgün yapmaya zorlayarak(!) Türkiye’nin itibarını zedelemekten gideriz.

(Halkın Sesi, Zonguldak, 22 Nisan 2008)

22 Nisan 2008 Salı

Mevlüt Kırnapçı suçunu itiraf etmiş!

Bu hafta yazmayı düşündüğüm çok konu vardı. Hepsi de birbirinden önemliydi ancak Ankara dönüşü, e-postalarıma baktığımda gördüğüm bir haber hepsinin önüne geçti: “Mevlüt Kırnapçı’ya sürgün”. Mevlüt Kırnapçı, Çaycuma Lisesi’nden benden bir yıl önce mezun olmuş. Okul yıllarından tanışmıyoruz. O’nu tanımam, ikimizin de kültür sanat çalışmaları sayesinde oldu. Yeterince tanıdığımı düşündüğümden, haberi görünce “hak etmiştir!” dedim. Çünkü böyle cezaları ben de çok hak etmiştim ve eski yöneticilerim her seferinde hakkımı vermişlerdi! Nitekim kendisi de sürgüne konu olan suçunu, kendi web sayfasında itiraf etmiş: “Bu ülkeyi, insanları ve doğayı sevmek”.

Kendisine destek için imza kampanyası başlatılmış. İmzaya açılan metinde şunlar yazıyor:

“Çaycuma Mimar Sinan İlköğretim Okulu’nda sınıf öğretmeni olarak görev yapan, 26 yıllık öğretmen Mevlüt Kırnapçı, Zonguldak Valiliğince 5442 sayılı İl İdaresi Kanununun 8/C maddesinin kendine verdiği yetkiye dayanarak Ereğli’nin Oğberler beldesine atandı. “Basın yoluyla kaymakam ve valinin görevlerini yapmadığını ima etmek” ve “Devlet memuru olmasına karşın bir siyasi partinin mitingine katılarak siyasi faaliyette bulunmak” suçlamasıyla ¼ oranında maaş kesim cezasına çarptırılan Kırnapçı, bunlar yetmezmiş gibi bir de görev yeri değiştirme cezası aldı
Şair, yazar, tiyatro yönetmenliğinin yanı sıra, çevresindeki haksızlıklara karşı verdiği savaşımı ile de tanınan Mevlüt Kırnapçı, Çaycuma Yeniköy’de bir müteahhidin aleni bir biçimde işlediği doğa katliamı ve yasa dışılığa karşı savaş açmış, bu savaşım sonucunda elde ettiği kazanımlarla devleti büyük ölçüde zarara uğramaktan kurtarmış sorumlu bir yurttaştır. Arkadaşımızın girişimleriyle bir bölümünün önüne geçilen Yeniköy talanı incelendiğinde Zonguldak’taki kimi yetkili birimlerin de içinde olduğu bir ihmal zincirinin varlığı apaçık görülecektir.
Aşağıda imzası olan bizler yukarıdaki nedenleri göz önüne alarak Mevlüt Kırnapçı’nın görev yerinin değiştirilmesinin sıradan bir atama değil, apaçık bir sürgün olduğuna inanıyor, yapılan uygulamanın haksızlıklara karşı çıkanlara verilmeye çalışılan bir gözdağı olduğunu düşünüyoruz. Zonguldak Valiliği’nin insanın vicdanını incitip devlet yurttaş ilişkisinin zedelenmesine neden olacak bu kararından geri dönmesini isterken, kamuoyunu bu konuda duyarlı olmaya çağırıyoruz.”


Ben bu metnin altına imzamı atıyorum.

Kırnapçı suçunun detaylarını şöyle sıralıyor:

"kuşlar, kelebekler, kertenkeleler, yılanlar, kaplumbağalar, püllenler, hasancık kuşları, salyangozlar, üveyikler, kın kanatlı uç uç böcekleri, karıncalar, mantarlar, kuzukulağı, acıkulak otları, yemşen dikenleri, acımuk elmalar, yaban ayvaları, ağu çiçekleri, bakallar, dimdim kuşları, karaçal dikenleri..."Sizler için ödeyemeyeceğim bedel yoktur!

Bu doğa kıyımı sürseydi, alttaki arı kovanları orada olamayacaktı... Arı kovanlarında biriken balı satarak evine ekmek alan Adem Ağabeyin bir yanı eksilecekti... Şimdi o arı kovanları hala orada ve bal topluyorlar...
Sizin için ödeyemeyeceğim bedel yoktur!


Evet Kırnapçı’nın suçu sabittir! Yurtdışında bal mı yok ithal ederdik be Kırnapçı! Şimdi benim şimdi asıl düşündüğüm kovanların sahibi Adem Ağabeyin tavrı… Adem Ağabeyler kendi sorunlarına sahip çıkmadıkça Mevlüt’ler daha çok sürgün yiyecek. İsimlerinin “Mevlüt, Adem, Mustafa” gibi “anlamlı!” isimler olması onları kurtarmaya yetmeyecektir.

(Mevlüt Kırnapçı’nın web sitesi adresi: http://site.mynet.com/mkirnapci/)

(Bu yazı Halkın Sesi gazetesinde yayınlanmıştır. 15 Nisan 2008, Zonguldak)

Seyit Onbaşı, seyit! Ülkem işgal altında!

Seyit Onbaşı, seyit! Ülkem işgal altında! 

Halkın Sesi’nde yeniden yazmaya geçen hafta başladım. Uzun bir süredir fiilen yazmıyordum ama sokakta her gördüğümden, tv’de her duyduğumdan etkilenip, yazmadan dursak da düşünmeden durmak mümkün değildi. 18 Mart Çanakkale Şehitlerini Anma Günü’nde, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Mehmet Akif'ten şiir okuyarak Çanakkale kahramanlarından Seyit Onbaşı örneğini verdiğinde de aklımdan aşağıdaki düşünceler geçmişti. Sizlerle paylaşmak istedim: Çocukluğumda, bizim köyde “seyit” kelimesi “koş” anlamında kullanılırdı. Nedendir bilmem; kentte bu kelimeyi hiç duymadım. Etrafımda, adı Seyit olan kimse de hiç olmadı. 2003 Yılında eşimle beraber kendi arabamızla Gelibolu Yarımadası’nı, Çanakkale Savaşının yaşandığı o geniş alanı gezmiştik. Köylü bir vatandaşın kendi olanakları ile oluşturduğu müzede, bir kalça kemiğine saplanıp kalmış mermiyi gördüğümde, fotoğraf çekerken o kişinin o an yaşadığı duyguları hissetmeye çalışmıştım. Türk ya da ANZAC olması neyi değiştirir. Sonuçta savaşı çıkaran değil, orada acılar içinde can veren birisine aitti. Başbakan demişti ki: “Seyit Onbaşıyı Seyit Onbaşı yapan imandır. Hadi inkâr etsinler bunu. Herhalde buna da laikliğe aykırı demezler…” Evet! Seyit Onbaşı ve Seyit Onbaşılar olmasaydı neler olurdu? Hiç düşündünüz mü?

  • Ülke işgal edilirdi.
  • Altın, bor vs. gibi yeraltı zenginlikleri işgal devletleri (İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya vs.) tarafından işletilirdi.
  • Sanayi tesisleri yabancıların olurdu.
  • Tütün piyasası, ilaç piyasası, otomobil piyasası hep yabancıların elinde olurdu.
  • Haberleşme kurumu (diyelim TELEKOM) yabancıların elinde olurdu.
  • ABD Ortadoğu’yu yönetmek için İstanbul’u merkez seçer, oraya konsolosluk adı altında dev bir yönetim binası yapardı.

“Bu gün zaten öyle. Neredeyse sadece toprağın tapusu bizde. Üzerinde ne varsa satıldı.” diyorsanız. O zaman soru şu: Kim sattı bu ülkenin değerlerini? Petkim’i, Telekom’u, Sümerbank’ı, Tekel’i kim “babalar gibi!” sattı? Seyit Onbaşıların canlarını siper edip durdurdukları ne kadar emperyalist ülke varsa; şimdi Türkiye’nin dört bir yanında cirit atıyorlar. En değerli sanayi tesisleri, para getiren her şey onlara satıldı. Satan kimler: Seyit Onbaşının imanı üzerinden siyaset yapanlar. Eski “Milli Görüş”çüler. Yeni “Babalar gibi satarım”cılar, ülkeyi “görücüye çıkarılan kız” diye tanımlayanlar… Hadi inkar etsinler bunu… Dün İngiltere’nin dünyada yaptıklarının, bugün bin beterini yapan ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinde eş başkanlık yapan kim? Seyit Onbaşı’nın kemikleri sızlıyordur. Sızlatan kim? Laikliğe neyin aykırı olduğunu, neyin olmadığını başbakan mutlaka çok iyi biliyordur. Ancak siyaset derin… Cahil kitlelere bundan daha iyi gaz verilemez. Üstelik artık “Bu kış komünizm gelecek” palavraları da bitti… Neyse, hem yasalar, hem bana ayrılan yer bu kadarına izin veriyor… “Seyit Onbaşı, seyit! Ülkem işgal altında” diyeceğim ama bu sefer darbe çığırtkanlığı zannedilecek.

(Bu yazı Halkın Sesi gazetesinde yayınlanmıştır. 08 Nisan 2008, Zonguldak)